AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 The Reader

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Lucette Helen Karle
Yazar
Yazar
avatar

Mesaj Sayısı : 35
Yaş : 25
Rp Düzeyi : Etkileyici
Tarafı : Karanlık
Asa : Sessiz Ölüm
Rp Yaşı : Kırk
Patronus : Kar Leoparı
Özel Yetenek : Veela
Kayıt Tarihi : 24/10/09
Ruh Hali :

MesajKonu: The Reader   Cuma 14 Mayıs 2010, 17:40

Gözleri bomboş bakıyordu bugün. Kayıtsız. Elindeki viskiyi bir kere döndürüp kafaya dikti. Hava mevsim normallerinin üstünde olmasına rağmen üşüyordu. Piskolojikti belki de. Yalnızlığın soğukluğuna sarılmıştı. Adam öleli yıllar olmuştu, kemikleri dahi çoktan toprak olmuştu şüphesiz. Kızı onu inkar ediyordu. Nasıl yapıyordu hiç bir fikri yoktu ama oluyordu işte. İç çekip oturduğu bardan kalkıp tıklım tıklım caddede yürümeye başladı. Kimse, hiç kimse bilmiyordu bu kadını. Saçlarının rengini, boyunun uzunluğunu, kahkahalarının ince tınısını, kıvrak vücudunu kimse bilmiyordu. Ellerinin ne denli soğuk olduğunu ya da şu anda ona delicesine acı veren kolundaki işareti. O kimsesizdi. Teknik olarak kimsesi yoktu. Bu şehirde geçirdiği son gecesinde, bir yaş daha yaşlanırken kimsesi yoktu. Üstelik artık kırk yaşında bir kadındı! Aşağılık bir insan değildi asla. O kendi seçimlerini yapmıştı. Adam'ın öldürülmesi onun suçu değildi. Özü, ailesi onun seçimi değildi. Elinde olsa hala Bouté olarak yaşar mıydı? O kısmı muammaydı işte. Aşk çeşmesine doğru temkinli adımlarla ilerlerken ellerini saçlarının arasında gezdirdi. Sarı saçları şehrin ışıkları altında cüretkarca parlarken yanından geçenlerin ona bakamayacak kadar kör olduğunu farketti.
"Salak mugglelar!" diye tısladı sessizce. On beş dakikalık sessizlik dolu bir yürüyüşün ardından sadece uzaktan bir bakış alabildi çeşmeye. Zaten oraya giderse midesi falan bulanırdı. Aksi gibi bütün sevgililer öpüşüyorlardı. Yatak odası denilen nimetten mahrum kalmış olabilirler miydi? Yoksa insanları komplekse sokmak için mi vardılar? Batmakta olan güneşin suyun üstünde yarattığı turunculuklara uzaktan bakabildi sadece. Ardından hızla yönünü değiştirip ilk gördüğü ara sokağa saptı. Küçük sokakta olabildiğince hızlı yürüyüp kendini şehrin doğusuna attı. Burası minik bir parktı. Daha doğrusu sonsuzmuş gibi gözüken bir alanın köşesinde minicik bir oyun alanı vardı. Paslı salıncaklar hafif rüzgarda sallanıyorlardı. Sallana sallana iki salıncaktan sağdakine oturdu ve gözlerini kapattı. Rüzgardan havalanan saçları yüzüne değiyordu ve gıdıklanıyordu. Yandaki kırlıktan sonbahar çiçeklerini kokuları geliyordu. Huzur... Belki de cennet böyle bir yer olmalıydı. Sessiz, sakin... Kırk yaşında bir moruk olsa bile hayatın onun için devam ettiğini biliyordu. Gün gelince her şeyin mükemmel olacağını da. Kapalı gözlerinin ardından kaçan minicik bir damla yanaklarına doğru süzülürken birden birinin adını mırıldandığını duydu. Mavi gözleri şimşek hızıyla açılırken pardisünün içinden asasını çıkarttı. Birden karşısına çıkan genç adama hayretle baktı. Bu gerçekten o mydu? Alacakaranlıkta parlayan gözlerine baktı.
"Max... Maximilano?" diye kekeledi. Şaşırmıştı. Tanrı'nın şu anda onunla dalga geçtiğine emindi. Ya... Çok yalnızsın Luc, hem de nasıl!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Maximilano Giamor Valente
Gezgin
Gezgin
avatar

Mesaj Sayısı : 87
Yaş : 26
Rp Düzeyi : Etkileyici
Tarafı : Yerimi bilmem ne taraftayım.
Ne zamandır Araftayım.
Kan Durumu : Safkan
Asa : Lakayt Meraklar
Rp Yaşı : 23
Patronus : Scylla
Özel Yetenek : Kurtadam
Kayıt Tarihi : 25/04/10
Ruh Hali :

MesajKonu: Geri: The Reader   Cuma 14 Mayıs 2010, 20:07

Roma’nın ışıltılı sokaklarında yalnızlığı ile arkadaş olmuştu Maximilano. Uyuşmuş beyninin içinde cevapsız kalmış bir sürü soru dolanıyordu ve bu soruların arasında sevgiden uzağında kalmış hayatını düşünüyordu. Üzerinden geçtiği her kaldırım çizgisi Maximilano’nun yüzüne adeta bir tokat misali bir gerçeği vuruyordu. Geride kalan 23 yıllık ömrü hayatı boyunca hiçbir yer de rastlayamamıştı sevgiye, sevginin tatlı sıcaklığına. Ne annesinin kucağında ne de tek gecelik aşkların koynunda. Acılarını unutmak ve biraz olsun yalnızlığından kurtulmak için kendini her gece başka bir kadının koynuna atıyordu Maximilano. O şehvet dolu kucaklarda aradığı sıcacık sevgi yoktu ama o kadınlar acılarını birkaç saatliğine de olsa dindirmeyi başaran ve her şeyi unutturan morfin etkisine sahipti. Morfinin etkisi geçince yine damarlarında ve kalbinde aynı acı hüküm sürmeye başlıyordu. Bu düşünceler ile Roma’nın kalabalık caddelerinden birinde küçük adımlarla ilerliyordu Maximilano çevresinden geçen mutlu insanlara aldırmadan. Bu küçük adımlar caddenin bir köşesinde büyük bir kitapçının önünde bir anda kesiliverdi. Kitapçının vitrininde asılı durmakta olan büyük bir posterde mutlu bir yüz elinde bir kitap tutmuş gülümsüyordu. Maximilano postere bakar bakmaz masmavi gözlerle gülümseyen bu yazarın kim olduğunu anlamıştı. Yıllar önce Paris’te bir kitap fuarının kuytu bir köşesinde onunla tanışma imkânı bulmuştu. Daha o zamanlar yazarlığın hemen başında olan bu güzel kadın Maximilano’yu yazdıkları ve güzelliği ile etkilemeye başarmıştı. O kitap fuarında başlayan dostlukları aradan geçen zamana rağmen eskimemişti fakat Helen’in kısa bir süre içinde yazarlık kariyerinde önemli başarılar yakalamasıyla kesintilerle uğramaya başlamıştı. Ne de olsa artık Helen binlerce hayranı olan saygıdeğer bir yazardı. Yeniden onun neşeli yüzünü ve sıcak gülümsemesini bir posterde dahi olsa görmek Maximilano’yu mutlu etmişti. Maximilano bu mutlulukla birkaç dakikadır önünde durmakta olduğu kitapçıya adımını attı. Dükkânın içinde yaşlı bir adam elinde bir kitap ile masasının başında oturmaktaydı. Raflara bir süre göz attıktan sonra dükkânın yaşlı sahibine döndü ve ‘‘ Acaba Lucette Helen Karle’nin Yalnızlar Ülkesi isimli kitabını alabilir miyim? ‘‘ dedi. Yaşlı adam önünde durmakta olan raflardan birine uzandı ve Maximilano’ya istediği kitabı uzatıverdi. Maximilano kitabının ücretini ödedikten sonra yeniden kalabalık caddeye doğru yöneldi. Dışarıya çıktığında aklında sakin ve huzur dolu bir yere gidip orada yeni aldığı bu kitapla haşır neşir olmak vardı. Hemen birkaç saattir yürümekte olduğu kalabalık caddeden ayrıldı ve ara sokaklardan birine daldı. Aklına uçsuz bucaksız bir kır getirdi ve gözlerini kapatıp hayalinde canlanan bu huzur dolu kıra cisimlendi. Maximilano gözlerini yeniden açtığında rüzgârın tüm güzelliğiyle estiği ve çiçek kokuların insanı sarhoş ettiği bir kırda kendini buldu. Aradığı sessizliği ve huzuru burada bulabileceğine emindi. Kafasını kaldırıp uçsuz bucaksız uzanan kır manzarasına dikkatlice baktı ve hemen birkaç adım uzaklıkta küçük bir park olduğunu fark etti. Maximilano yavaş adımlarla kırın o güzel manzarasını görmekte olan bu küçük parka doğru yürüdü. Parka vardığında buranın doğanın eşsiz güzelliklerinden birini görmesine rağmen terk edilmiş bir park olduğunu anladı. Boyaları dökülmüş banklar güneşin batışını seyretmek için kıra doğru bakıyordu ve kurumuş ağaçlarının üzerinde yıllar öncesine ait ismiler kazılıydı. Parkın iç taraflarına doğru yavaş adımlarla ilerleyen Maximilano bir an için çalıların arasında kalmış oyun alanından gelen bir gıcırtı sesi ile irkildi. Adımlarını o yöne doğru hızlandırdı ve oyun alanına vardığında sarı saçlı bir kadının salıncaklardan birinde oturduğunu gördü. Bu gizemli kadına birkaç adım daha yaklaştığında onun kim olduğunu anlayabilmişti. Karşında duran kadın biraz önce büyük bir kitapçının vitrinindeki bir posterde tüm güzelliği ile gülümsemekte olan ünlü yazar Lucette Helen Karle’den başkası değildi. Diğer bir deyişle tek başına eskimiş bir salıncakta yaşlı gözlerle oturmakta olan bu güzel kadın Maximilano’nun uzun zaman sonra tekrar gördüğü eski bir dostu olan Helen’di. Helen’i tek başına terk edilmiş bir parkta oturduğunu görmek Maximilano’yu oldukça şaşırtmıştı. Şaşkın bakışlarla Helen’e doğru yürüdü ve kısık bir sesle ‘‘ Helen! ‘‘ diyebildi. Gözlerindeki meraklı bakışlar onun burada nerede aradığını sorguluyordu. Çok geçmeden Helen de onu fark etti ve aynı şaşkın bakışların eşliğinde ince bir ses tonu ile "Max... Maximilano?" dedi. Bir süre şaşkın bakışlarla birbirlerini süzdükten sonra Maximilano sanki kendisi için ayrılmış olan salıncağın diğer tekine oturdu ve titrek bir ses tonu ile ‘‘ Helen burada ne işin var? Terk edilmiş bu yerde yalnız başına ne arıyorsun Helen? ‘‘ diye sordu. Maximilano onu yeniden gördüğü için çok mutluydu ama ondan gelecek cevabı merakla bekliyordu. Ama Helen bir süre daha sessiz kalmayı tercih etti. Maximilano sessiz geçen bu dakikalar içinde yanında oturan kadının mutsuzluk dolu mavi gözlerine tekrar baktı. Helen’in mavi gözlerinde yalnızlığın en koyusunu gördü, tıpkı aynaya her baktığında kendi gözlerinde gördüğü yalnızlığa benziyordu bu yalnızlık. Her ikisi bir süre daha sessizliğin ve birbirini yeniden görmenin tadını çıkardı. Maximilano bu sessizliğin içinde elinde sıkıca tuttuğu kitapın kapağına baktı ve kaderin kendilerine ne büyük bir oyun oynadığını anladı. Kader, iki yalnızı terk edilmiş bir Yalnızlar Ülkesinde bir araya getirmişti.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Lucette Helen Karle
Yazar
Yazar
avatar

Mesaj Sayısı : 35
Yaş : 25
Rp Düzeyi : Etkileyici
Tarafı : Karanlık
Asa : Sessiz Ölüm
Rp Yaşı : Kırk
Patronus : Kar Leoparı
Özel Yetenek : Veela
Kayıt Tarihi : 24/10/09
Ruh Hali :

MesajKonu: Geri: The Reader   Cuma 14 Mayıs 2010, 23:01

Max... O yanındaki salıncak ona ayrılmış gibi paslı salıncağa otururken Ell ona baktı. Tuhaf bir şekilde acıdı ona. Saatler boyu süren dertleşmelerini hatırladı. Her seferinde ikisi de ağlarlar, ama Max, bunu gizlice yapar, Helen görmesin isterdi. Gecenin sonunda melek yüzlü genç kanepenin üstünde uyuyakaldığında anne şevkatiyle üstünü örter, sabah krep kokularıyla uyandırırdı onu. Ama içinde nedenini, nasılını bilmediği başka bir duygu vardı. Su üstüne çıkarmaktan korktuğu, yasaklanmış bir duygu. Düz mantıkla anlatmaya çalışılacak bir şey değildi bu, Lucette de biliyordu. Dedikoducu kadınların bildiği hiç mantık değil. O da biliyordu adı aşk değildi, merhamet.. Cennete layık insan için yapabileceklerini düşününce ürperdi.
‘‘ Helen burada ne işin var? Terk edilmiş bu yerde yalnız başına ne arıyorsun Helen? ‘‘
Adını söylerken gencin sesindeki tını hoşuna gitti. Gözlerinin içine bakıp gülümsedi. Ona kızamazdı elbette ama aradan geçen bunca yıldan sonra aralarındaki samimiyete güvenerek onu azarlamaya başladı.
"Max! Sana inanamıyorum! Nasıl unutursun?!" Gözlerini fazlasıyla dramatik bir şekilde açtı. Çocuğun ürktüğünü görmek onda tuhaf bir haz uyandırdı. "Bugün, benim doğum günüm. Moruğun teki oldum, artık benimle takılmak istemeyeceksin. Lanet olsun!" Kıkırdadı, ama sesine düşen küçük hayal kırıklığını o yakalamış olmalıydı. Üzüntülü bakışları giderek artarken, yerinden kalkıp Max'in önüne geçti. Onun çocuksu hatlarında ellerini gezdirip iç çekti. "Yaşlanıyorum Max." Üstüste olan ellerinin üstüne bir damla gözyaşı düşünce irkildi. Ağladığını farketmemişti. Ellerini ondan kurtarıp karanlıkta ne idüğü belirsiz kıra doğru yürüdü. Peşinden gelmese de olurdu. O yalnız kalmaya çoktan alışmıştı. Sadece bu doğum gününde Leo'dan bile bir mektup gelmemesi canını yakmıştı. Bu kadarcık önemseniyordu. Yirmi metre ileride çimlere oturmadan önce arkasına bakmak için durdu. Sessiz sedasız cisimlenip defolsun istiyordu bir yerde. O imza gününde tanışmamayı, evine hiç gelmemesini. Aklına saçma sapan bir hikayesi geldi. En nefret ettiklerindendi. Muggle iki aşığı anlatıyordu. Luc küçük bir çocuk gibi kitaba koymamak için direnmiş, ama Max'in yalvarmalarıyla yayınevine göstermişti ve sonuçta kitap bile hikayenin adıyla basılmıştı: Yalnızlar Ülkesi. Arkasını döndüğünde onun bir kaç adım gerisinde durduğunu gördü. Güneş arkasında tamamen yok olmuştu. Ona tatlı bir gülümseme fırlattı ve çimlere yayıldı. Böceklerden korkusu yoktu. Yattığı yerden ay gözükmüyordu, kim bilir belki de yeni aydı? Max'in en sevdiği zaman olduğunu hatırladı. Hiç bir kurtadam Dolunay'ı sevmezdi, mazoşist değilse tabii. Ve hiç olmadığı kadar emindi onun mazoşist olmadığına. Tek istediği sevgiydi. Gözlerinde görmüştü bunu, ama o yinede hayat kadınlarının vücutlarında arıyordu aşkı.
"Gelsene," dedi elini uzatarak. "Yıldızlar burada mükemmel!" derin derin iç çekti. Yüzüne yayılan memnuniyetsizlik ifadesi o yanında olana kadar geçmeyecekti, biliyordu. Aşk değil bu, merhamet... diye tekrar etti kendi kendine. Tıpkı bir anne gibi görmeliydi onu. Asla ilgi göremediği annesinden çok seviyordu onu, belki Arcene kadar? Kim bilir..
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Maximilano Giamor Valente
Gezgin
Gezgin
avatar

Mesaj Sayısı : 87
Yaş : 26
Rp Düzeyi : Etkileyici
Tarafı : Yerimi bilmem ne taraftayım.
Ne zamandır Araftayım.
Kan Durumu : Safkan
Asa : Lakayt Meraklar
Rp Yaşı : 23
Patronus : Scylla
Özel Yetenek : Kurtadam
Kayıt Tarihi : 25/04/10
Ruh Hali :

MesajKonu: Geri: The Reader   C.tesi 15 Mayıs 2010, 03:53

Sessizliğin içinde eski günleri özlüyordu Maximilano. Hiç planlamadan çıktığı nice yolculuktan sonra her zaman kendini Helen’in evinde bulurdu. Helen'in duvarları yalnızlık kokan evi ona her zaman açıktı. Nice uzun geceleri bu evin içinde konuşarak beraber tüketmişlerdi. Beraberinde getirdiği hikâyeleri ona heyecanla anlatır ve onun kendisini sabırla dinleyişine hayran kalırdı. Daha sonra konuşma sırası Helen’e gelir ve hüzün dolu öyküler evin içinde yankılanmaya başlardı. Maximilano bu güzel kadının gözlerinde yaşlarla kızı Arcene duyduğu özlemi ne çok zaman dinlemişti ve her seferinde içinin kan ağladığını dün gibi hatırlıyordu. Helen’in içindeki acılar ve ayrılıklar o kadar çoktu ki üzülmeden geçirdiği bir an yok gibiydi. Yine de Maximilano onun evine geldiği her zaman mutluluğu ve huzuru bulmuştu. Masmavi gözlerindeki uçsuz bucaksız sevgiden tatmıştı. Sırrını bir türlü öğrenemediği muhteşem kreplerini kahvaltı vakti birer ikişer atışırken Helen’in gülen gözlerle kendisini izlemesinden sonsuz bir mutluluk duymuştu. Bu mutluluk dolu anlardan sonra bazen sonsuza kadar onun yanında kalmayı istemişti ama bu isteğin ne kadar tehlikeli yollara çıkacağını önceden sezmişti Maximilano. Gün geçtikçe içten içe bu dünya tatlısı kadına bağlandığını biliyordu ve bunun ne kadar yanlış bir şey olduğunu da. Hayatı boyunca hiç düşünmeden pek çok yanlış yapmıştı ama bu yanlışı yapmaktan ölesiye sakınıyordu Maximilano. Çünkü bu yanlışın sonucunda masmavi gözleri ile içinde sıcak duygular oluşturan bu kadını kaybetmek vardı. Ne zaman aklına onunla birlikte olma hayali gelse kötü bir anıymışçasına o hayali aklından çıkarmaya çalışırdı. Çoğu kez bunu başaramaz ve o hayalin peşinden gidip mutluluk dolu rüyalara dalardı. Fakat her seferinde rüyadan bir şekilde uyanır ve ondan kaçmayı başarırdı. Zihninin tozlu yollarında bu düşüncelerle ile boğuşurken kısa bir süre önce sormuş olduğu soruyu çoktan unutmuştu Maximilano. Onun neden burada olduğunun veya kendisinin bu ıssız yere nasıl geldiğinin artık bir önemi yoktu, önemli olan onun yanında olabilmekti. Helen sessizliği bir süre sonra azar mahiyetindeki bir ses tonu ile bozdu ve "Max! Sana inanamıyorum! Nasıl unutursun?!" dedi. Maximilano bu sözlerden sonra irkilmişti ve aklında neyi unuttuğuna dair küçük bir fırtına kopmaya başlamıştı. Helen’in gözlerine çaresiz bir şekilde baktı ve ondan gelecek cevap ile çok mahcup bir duruma düşmemeyi umdu. Helen'in bakışları bir anda dramatikleşmişti ve sesinde hüzün dolu ince bir alay vardı "Bugün, benim doğum günüm. Moruğun teki oldum, artık benimle takılmak istemeyeceksin. Lanet olsun!" Bu sözlerin ardından Helen hafifçe kıkırdadı ama bu kıkırdamanın ardındaki hayal kırıklığını bir türlü gizleyemedi. Maximilano ise bu sözlerden sonra büyük bir şok yaşıyordu. İçinden nasıl olur da Helen’in doğum gününü unutmak gibi bir aptallık yaptım diye düşünüyordu. Lakin bu düşünceler bir anda zihninin boşluğunda kayboluverdi ve aklı bütün düşüncelerden bir an için soyutlandı. Helen ayağa kalkmış onun oturmakta olduğu salıncağın önünde üzgün gözlerle ona bakıyordu. Bir süre sonra bu bakışların ardından sıcacık elleri Maximilano keskin hatların üzerinde dolaşmaya başladı. Maximilano bu şefkat dolu sıcak elleri teninde hissetmesi ile heyecanlanmaya başlamıştı ve içinde tarifi belirsiz bir mutluluk oluşuyordu. Kalbi deli gibi çarpıyordu ve ruhu alevler arasında yanıyordu. Bu yarı buhranlı halinden Helen hüzün dolu sesi ile uyanabildi. "Yaşlanıyorum Max." Bu sözlerden sonra Helen’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü ve bu gözyaşı Maximilano’nun tenindeki alevi bir nebze olsun söndürebildi. Helen bu gözyaşından sonra ellerini hızla Maximilano’nun üzerinden çekti ve yarı utangaç bir halle karanlığın içinden kıra doğru yürümeye başladı. Maximilano onun peşinden gitmeyi istedi fakat bir an için ayakları olduğu yerde çakılı kalmıştı. Adeta yarı baygın bir hali vardı. Oysa ne çok isterdi onu teselli edip yaşlansa dahi sürekli yanında olacağına dair sözler söylemeyi. Yapmadı işte, çünkü bu sözlerden sonra sürekli onun yanında olacağını ve içindeki adını aşk olarak adlandıramadığı şeyin kendini gün yüzüne çıkaracağını biliyordu. Yine de içindeki tüm korkularla aldırmadan titreyen adımlarla peşinden gitmeye karar verdi ve ne kadar büyük bir alevin içine doğru gittiğine kendisi bile şaşırıyordu. Helen kendini geceleri bir başka güzel kokan çimlerin arasına bırakmış ve gökyüzüne doğru bakarak uzanıyordu. Maximilano bir süre onu sessizce bulunduğu yerden izledi. Daha sonra Helen Maximilano’nu fark etti, davetkâr bir ses tonu ile "Gelsene," dedi ve elini uzattı. Maximilano’nun bu davete hayır diyebilmesine imkân yoktu, Helen’in sesindeki o masumiyet öylesine karşı koyulmazdı ki. Birkaç saniye sonra o muhteşem sesi tekrar kulaklarında hissetti. "Yıldızlar burada mükemmel!" Maximilano bu sözlerden sonra kendinde daha fazla ayakta kalacak gücü bulamadı ve gözlerini kapatıp Helen’in yanına uzandı. Gözleri kapalıydı, çünkü Maximilano gökyüzüne bakmaktan korkuyordu. En büyük korkularının, vücudundaki vahşetin gece vaktinde gökyüzünde gizli olduğunu biliyordu. Her ne kadar bugün ay en karanlık halini almış da olsa Maximilano gözleri kapalı bir şekilde durmayı tercih ediyordu. Birkaç dakika her ikisi de rüzgarın insanı mutlu eden uğultusunu dinlediler. Maximilano daha sonra yanında bir kraliçe misali uzanmakta olan Helen’e doğru kafasını çevirdi ve gözlerini açtı. Onun tüm güzelliği ile yanında olduğunu bilmek içinde sonsuz bir güven duygusunun oluşmasına yol açtı. Titreyen elleri çekine çekine de olsa Helen’in çimler üzerinde dağılmış olan saçlarının arasında dolaşmaya başlamıştı Gözleri ile hayran hayran onu izlerken nazik bir ses tonu ile ‘‘ Doğum günün kutlu olsun Helen! Ne kadar yaşlanırsan yaşlan daima yanında olacağımı sakın unutma ’’ dedi. Bu sözlerinin ardından büyük bir alev topu vücudunu sarmalarken gözlerini diğer bir büyük korkusuna doğru çevirdi. Gökyüzünü tedirgin bakışlarla seyretmeye başladı ama bir süre sonra yıldızlarının muhteşem ışıltılarını izlemek çok hoşuna gitmişti. En büyük korkularını geride bıraktığına inanıyordu artık. Daha sonra ağzından birkaç kelime dökülüverdi. ‘‘ Ne kadar güzel bir gece değil mi Helen? ’’
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Lucette Helen Karle
Yazar
Yazar
avatar

Mesaj Sayısı : 35
Yaş : 25
Rp Düzeyi : Etkileyici
Tarafı : Karanlık
Asa : Sessiz Ölüm
Rp Yaşı : Kırk
Patronus : Kar Leoparı
Özel Yetenek : Veela
Kayıt Tarihi : 24/10/09
Ruh Hali :

MesajKonu: Geri: The Reader   C.tesi 15 Mayıs 2010, 20:22

"Ne kadar yaşlanırsan yaşlan daima yanında olacağımı sakın unutma ’’ Ona 'Kes sesini!' diye bağırmak istiyordu. Defolup gitse, bir daha asla çıkmasa karşısına, asla pişman olmazdı bu dileğinden. Genç adamın elleri yavaşça kadının saçlarını okşuyordu. Ürperdi. Ona sarılmak istiyordu. Bu gece, onun olmak istiyordu, o kadınlar gibi değil. Tüm benliğiyle ona ait olmak, vücudunun her zerresinde kaybolmak... Dudaklarını dişledi. Gözlerini ona çevirdi. O ise yıldızlara bakıyordu. Belki de mutluydu şu anda. Annesi olarak görebileceği bir kadının yanında. Ne zamandır bu kadar delirmişti Luc? Bu adama takmıştı? Az önce Arcene için üzülürken şimdi sadece yanındaki tapılası yaratığı düşünür olmuştu? Belki de gelecek kaygısı olmayan bir kadın olduğu için böyleydi. Yapacak hiç bir şeyi yoktu. Hayatının iplerini eline almıştı. Sadece iki ay sonra dördüncü kitabı çıkacaktı: Dolunay'ın Koynunda. Maximilano'nun seveceğini düşünmüyordu. Ya da fazlasıyla severdi, kitapta kendi cümlelerini görmek onu mutlu ederdi? "Ne kadar güzel bir gece değil mi Helen?" Büyülenmiş sesinden anlamıştı Lucette. O mutluydu. Belki de ilk defa geceden kaçmayışını görüyordu onun. Gözleri tuhaf bir pırıltıyla doluydu. Dirseğinin üstünde doğrulup O'nun saçlarıyla oynamaya başladı. Tıpkı onun da Helen'a yaptığı gibi. Gülümsedi. Belki de? Belki de?.. Vücudunu yalayıp geçen sıcaklığa karşı koymak istemiyordu, ama buna mecburdu. Yani kim annesi yaşında bir kadınla birlikte olmak isterdi ki? Bakışlarını vücuduna çevirip mini elbisesine baktı. Bacaklarının büyük bir kısmı açıkta kalıyordu. Derin göğüs dekoltesi, fazlasıyla hey-bebeğim-buradayım! diyordu. Yüzünü düşünmeye çalıştı. Gözlerinin kenarlarındaki bir kaç minik çizgi olduğu halde en fazla otuz gösterirdi. Her zaman alımlı olmuştu, her zaman beğenilmişti. Ama bu daha çok kendi yaşındaki erkekler için geçerli olurdu, en azından otuz ve altmış yaş arası erkekler için. Şöyle bir düşününce onun da tek gecelik aşkları az değildi hani. Paris'teki evinde sevhet dolu dakikalar geçiriken bile gerçekten mutlu hissetmiyordu kendini şu anda olduğu kadar. Adamın eli saçlarından yavaşça aşağıya, omuzlarına kayarken onun kadına doğru uzattığı sol koluna yattı. Aklına gelen ilk şey koku oldu. Tarif edilemezdi, çok tatlı, masum ama içinde bir vahşiliğin gizlendiği kokuyu derin nefesler alarak içine çekti.
"Aslında," diye fısıldadı. Ağustos böceklerinin sesini kaybetmek istemiyordu. "Sen yanımda olmasan gelmiş geçmiş en kötü gece olurdu." O da gözlerini yıldızlara dikmiş, boş boş şekiller oluşturmaya çabalıyordu. Büyükayı neredeydi ki? Cezve şeklindeki grubu aramaya başladı.
Biraz aklı olsa şimdiye çekip gitmişti. Biraz zeki olsa, ona ondan nefret ettiğini söylerdi. Kurtadamlarla işi olmadığını. Belki de o zaman Max Helen'ı ısırırdı. Yok canım, eğer sevseydi... Birkaç saniyeliğine gözlerini kapattı ve onun kalp atışlarına odaklandı. Güm-güm, güm-güm... Yüzünü birden çevirip burnunu ve çenesini onun boynuna yasladı. tüm cesaretini toplayıp boynunun kıvrımına micik bir öpücük kondurdu. Ardından bir tane daha ve bir tane daha. Arzuyla değil, şevkatle değen dudakların ıslaklığıydı bunlar. "Eğer vampir olsaydım, kanından bir damla bile vücudunda bırakmazdım." diye fısıldadı onun çenesine doğru. Reddedilecekti, biliyordu. Sadece saniyeler kalmıştı o kocaman bebeğini kaybetmeye, dostundan olmaya ve sevdiğinden ayrılmaya. Üç saniye sonra o ayağa kalkacak başıyla ufacık bir selam verecek ve hep yaptığı gibi ansızın yok olacaktı minicik bir puf sesinin ardından. Ve Helen yine yalnız kalacaktı, sonsuzluktan bir parçaya sarılıp orada uyuyakalacaktı. Ailesinin dağılmış fertlerinden biri olarak veda edecekti hayatına. Kızı ve oğlunun isimlerini anarken, Adam'ın son gülümsemesi gözlerinin önündeyken, Lord'un verdiği birkaç basit talimatı dinlerken ve onun masmavi gözlerinden bir parçayı hatırlarken verecekti son nefesini. O zaman vücudu yakılırdı, küllerinin okyanusa savrulmasını istiyordu. Orman'ın kenarında olsun ki, yeşillikten bir parça ve sonsuz maviden minicik bir dilimde kaybolabilsin Lucette. Ve hava kararıp da deniz siyahtan payını aldığında ruhu gibi derinlere çekilip bir kum tanesine dönüşebilsin.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Maximilano Giamor Valente
Gezgin
Gezgin
avatar

Mesaj Sayısı : 87
Yaş : 26
Rp Düzeyi : Etkileyici
Tarafı : Yerimi bilmem ne taraftayım.
Ne zamandır Araftayım.
Kan Durumu : Safkan
Asa : Lakayt Meraklar
Rp Yaşı : 23
Patronus : Scylla
Özel Yetenek : Kurtadam
Kayıt Tarihi : 25/04/10
Ruh Hali :

MesajKonu: Geri: The Reader   Paz 16 Mayıs 2010, 05:04

Maximilano yıldızların muhteşem parıltısının altında uzun zaman önce kaybettiği mutluluğu arıyordu ve aradığı mutluluk şu an hemen yanı başında uzanmaktaydı. Maximilano mutluluk kaynağından aldığı ilhamla kalbinden en temiz duyguları geçiyordu. Bu duygular öylesine umut doluydu ki bu umut sayesinde hayatında yaptığı birçok hatayı silip atabilir ve her şeye yeniden başlayabilirdi. Maximilano kendini kaybetmiş bir şekilde yıldızları izlerken Helen’in yumuşak elleri Maximilano dağınık saçlarında geziniyordu. Elleri sıcacıktı ve her dokunuşu öylesine güzeldi ki, Maximilano’nun içinde tarifi belirsiz duygular oluşmaya başladı. O an sanki onun parmaklarının ucundan Maximilano’nun tüm vücuduna doğru bir sıcaklık yayıldı. İçindeki temiz duyguların yerini birkaç saniye içinde en karanlık arzu ve tutkular aldı. Bu duygular içerisinde iken Helen’e bakmaması gerektiğini biliyordu, eğer onun masmavi gözlerine tekrar bakarsa gözlerinin içindeki ateşin onu yakacağını ve içinde körüklenmeye başlayan tutku alevine kendini teslim edeceğini hissediyordu. Maximilano içten içe kendisine kızıyor, kendisinden yaşça büyük bu kadını neden arzuladığına bir anlam veremiyordu. Ama Helen’in olağanüstü çekiciliğinin ve güzelliğinin her erkeği baştan çıkarabileceğini biliyordu, onun tehlike dolu sularında bir çocuk saflığında dolaşılamazdı. Elinde sonunda içindeki şehvet denilen hayvani dürtü ortaya çıkacaktı. Maximilano’nun bir eli hala Helen’in saçların arasındaydı. Bir süre sonra Maximilano’nun eli yavaşça Helen’in omuzlarına doğru süzüldü. Maximilano Helen'i daha yakında tutmak ve onu sarmalamak istiyordu. Helen bu davetkâr tavrı geri çevirmedi ve başını Maximilano’nun sol kolunu üzerine koyup ona sarılmaya başladı. Maximilano artık Helen’in büyüleyici kokusunu daha rahat hissedebiliyordu ve bu kokunun içinde onu kendine çağıran bir gizem vardı. Bu gizemin içinde kaybolmak için her şeyini feda edebileceğini biliyordu Maximilano. Helen bir süre sonra Maximilano’nun kulağına yanaştı ve sanki çok büyük sır verirmişçesine fısıldamaya başladı. "Aslında, Sen yanımda olmasan gelmiş geçmiş en kötü gece olurdu." Bu fısıltılar Maximilano’nun ruhunda yankılanıyordu ve içindeki tutku ateşi Helen’den gelen cesaret sayesinde daha güçlü yanmaya başlamıştı. Kanı daha hızlı akıyordu artık ve kalbi göğüs kafesinin sınırlarını zorlayacak kadar hızlı çarpıyordu. Hiçbir kadının yanında böyle duygular hissetmemişti ve diğerleri sadece içindeki arzuları bir nebze olsun bastırabilen yapma oyuncaklar gibiydi Helen’in yanında. Helen de aralarındaki güçlü bağı hissetmiş olmalıydı ve onun da vücudun sıcaklığı da git gide artıyordu. Her ne kadar olgun bir kadın olsa da şu anda içinde bir genç kız heyecanı taşıyordu ve bu heyecanın etkisi kısa sürede kendisini gösterdi. Helen tüm cüretkârlığı ile Maximilano’nun boyun kıvrımına küçük bir öpücük konuverdi. Maximilano bu öpücükten sonra dünyadan bir an için soyutlandığını hissediyordu. İçinde hala bir nebze kalan mantık Maximilano’nun çok tehlikeli bir yola doğru hızla sürüklendiğini söylüyordu ama Maximilano artık daha fazla mantığının sesini dinleyecek konumda değildi. Helen’in içini ürperten öpücükleri daha da sıklaşmıştı ve her öpücük teninde bir yangının başlamasına sebep oluyordu. Bu öpücüklerin arasında Helen "Eğer vampir olsaydım, kanından bir damla bile vücudunda bırakmazdım." diye fısıldadı. Maximilano bu tehditkâr ama bir yandan da kendine arzuyla çağıran cümlelerden oldukça hoşnuttu ve bu cümleler Helen’in mistik çekiciliğini daha da artırıyordu. Maximilano daha fazla tahammül gücünün kalmadığını anlayınca Helen’in bedenini hızla kendine doğru çekti. Maximilano’nun dudakları tutku ile Helen’in dudaklarında buluştu ve birkaç dakika boyunca her ikisi de nefes almadan öpüşmeyi sürdürdü. Elleri Helen’in alevler arasında kalmış bedenin üzerinde kayarken düşünceleri kilitlenmiş ve ruhu tüm acılarından arınmaya başlamıştı. Artık aklının en uç noktasında bile bu olağanüstü kadını arzuladığına dair en ufak bir kuşku kalmamıştı ve tüm yanlışlara rağmen ona sahip olmak istiyordu. Çelişkilerinden arınmış ruhu Helen’in kulağına ‘‘ Seni çok seviyorum, seni dünyada olan her şeyden daha çok seviyorum Helen! ’’ diye fısıldadı. Bir süredir Helen’in vücudu gezinmekte olan elleri yavaşça onun vücudunu artık sarmalamakta zorlanan elbisesinin ince iplerine doğru gitti. Maximilano sanki eskimiş ve zamanla yıpranmış ama hala tüm şiirselliğini, tüm ahengini koruyan güzel bir kitabın kapağının kaldırırcasına dikkatli bir şekilde Helen’in elbiseni çıkarmaya başladı. Helen’in artık elbisesinden sıyrılmış olan muhteşem vücudunu bir süre yıldızların ışığı altında seyretti ve şehvetin vahşi dürtüsü arasında kaybolmuş iki beden birbirine görülmemiş bir tutku ile kavuşuverdi. Maximilano gece boyunca Helen’in vücudunda kendi benliğini unuttu ve ruhu onun yaydığı ateşler arasında kaldı. Her iki beden çimlerin arasında saatlerce birbirinden kopamadı. Sabaha karşı her iki beden de yorgun düşmüş ve birbirlerini sarılmış bir halde uyuyakalmıştı. Yeni güne uyandıklarında ise cevapsız kalmış birçok soru onları beklemekteydi. İşledikleri günah gecenin karanlığında kalmıştı fakat günahın izleri gün ışığıyla beraber belirmeye başlayacaktı. Gün ağarırken dünyanın terk edilmiş topraklarından birinde çırılçıplak kalmış iki beden birkaç saat sonra karşılaşacakları onlarca soruna ve soruya aldıramadan mutluluk içinde birbirlerine sarılmış uyumayı sürdürüyorlardı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Lucette Helen Karle
Yazar
Yazar
avatar

Mesaj Sayısı : 35
Yaş : 25
Rp Düzeyi : Etkileyici
Tarafı : Karanlık
Asa : Sessiz Ölüm
Rp Yaşı : Kırk
Patronus : Kar Leoparı
Özel Yetenek : Veela
Kayıt Tarihi : 24/10/09
Ruh Hali :

MesajKonu: Geri: The Reader   Cuma 04 Haz. 2010, 13:58

Güneşin uzaktaki tepenin ardından yavaşça görülmesiyle gözlerini açması bir oldu. Soğuk bütün gece içine işlemişti. Oysa Helen'ın tek hissettiği şey Maximilano'ydu. Ellerinin yavaşça teninde gezişi ve kadının uyandığını anlamışçasına kulağının arkasına minik öpücükler konduruşu. İşledikleri günah ikisini de rahatsız etmiyor olmalıydı. Birlikte geçirdikleri ilk gece ne kadar da mükemmeldi. Ona yüzünü döndü. Bu iki bedeni örten pardesü yeterli değildi. Üşüyordu, ama bu önemsizdi. Çoban yıldızı güneşin kuvvetli ışıklarına yenik düşüp yok olmaya başlayınca konuşma cesaretini bulabildi kendinde.
"Günaydın." Buğulu bakışlarının ardında ne kadar rahat olduğunu bir Tanrı bilirdi herhalde. Cevapsız kalmış milyonlarca soruyla savaşmak için hazır hissetmiyordu kendini. Sadece gülümsedi. Sevecen bir tavırla onun saçlarını düzeltti. Üstlerinden minicik bir kelebek uçup giderken o sevdiği adamın göğsüne yattı tekrar. Kokuyu doya doya içine çekti. Artık korkmuyordu. Ne olursa olsun Maximilano ve Helen baş ederlerdi. Gerçek aşk bu olmalıydı. İkinci yaşıyışta daha da güzeldi sanki. Helen aşıktı bunu biliyordu artık. Süslü kelimelerle kendini kandırmasına gerek yoktu. Ama o? Ne demişti dün gece? Seni düyada var olan her şeyden çok seviyorum... O kadar seviyor muydu? Helen bunun doğruluğuna inanmaktan başka bir çıkış yolu göremiyordu. İnanmak zorundaydı. Bunca sorunun arasında bir de aşk acısını kaldırmazdı yüreği. Max'in imkansız olduğuna zaten kendini inandırmıştı son iki yıldır. O minicik bir çocuktu aslında. Gencecik. Fiziki benzerliklerle beraber yaş farkını da ortaya koyduk mu insanlar onları belki de Anne oğul bile zannedebilirlerdi. Ama ondan da karşılık geldikten sonra hiç bir şey Helen'ı geriye dönmeye zorlayamazdı. Max ve Helen birbirlerine aittiler, öyle olacaklardı. Belki de an gelecek her ilişki gibi bitecekti onların yasaklanmış ilişkileri. Belki de ölüm ayıracaktı onları. Helen bundan on yıl sonra falan öldüğünde. Her ihtimali düşününce de kendini berbat hissediyordu. O mutluluğa ne olmuştu şimdi? Neden birden sorumlu insan gibi davranmaya başlamıştı? Gerekirse saklarlardı ilişkilerini herkesten, her şeyden. Öyle derinlere kaldırırlardı ki ölüm bile bulamazdı belki? Helen gidip Mz'yi kışkırtsa o kadın onu ısırır mıydı? O zaman ölümsüz olurdu. Kurtadamlar vampir olabilirler miydi? Yoksa bir efsanevi canlı bir beden için fazla mıydı? İnsan hem veelayken vampir de olabilir miydi? Ya da sonradan görücülük kazanilme yetisi var mıydı? Zihnibendar da ustalaşmak gerçekten çok zor muydu? Tanrım! Neler düşünüyordu bu böyle? Tek odak noktası vardı şu an oysaki. Maximilano. Onun pürüzsüz teni ve mistik kokusu başka bir şey değil. Aklının minik bir kısmı onu Helen'in yanına taşınmaya ikna edip edilemeyeceğine işliyordu. Beyninin ve vücudununun tamamı ise bu adama aitti. Sonsuza kadar olmasa da, dünyanın en büyük aşkı olmasa da, güzeldi yaşadıkları şey. Mutluluğa sebepti ve en önemlisi yaşanmaya değerdi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Maximilano Giamor Valente
Gezgin
Gezgin
avatar

Mesaj Sayısı : 87
Yaş : 26
Rp Düzeyi : Etkileyici
Tarafı : Yerimi bilmem ne taraftayım.
Ne zamandır Araftayım.
Kan Durumu : Safkan
Asa : Lakayt Meraklar
Rp Yaşı : 23
Patronus : Scylla
Özel Yetenek : Kurtadam
Kayıt Tarihi : 25/04/10
Ruh Hali :

MesajKonu: Geri: The Reader   C.tesi 05 Haz. 2010, 12:49

Maximilano güneş ışıklarının gözlerinin üzerine düşmesiyle birlikte mutluluk dolu rüyaları gördüğü uykusundan uyandı. Kendisini sarhoş gibi hissediyordu ve bir an için sadece gökyüzünün derin boşluklarına bakakaldı. Kendine gelmesi ve dün gece olanları hatırlaması epey bir zamanı aldı. Yanında melekler kadar tatlı bir uyku içinde olan kadını fark edince her şey ve yaşadığı tüm o güzel zaman beyninin içinde şimşek çakması gibi aniden canlanıverdi. Dün geceyi Helen beraber geçirmişti ve mükemmelden öte bir geceyi beraber yaşamışlardı. Daha önce birlikte olduğu kadınlardan çok daha özeldi Helen ve bunu zihninde canlananlarla anlayabiliyordu. Gecenin sarhoşluğunu yavaş yavaş atlatırken içine sabahın gün ışığa beraber ortaya çıkan korkular düşmeye başlamıştı. Korkular gözlerinin büyümesine ve yüzündeki neşe dolu ifadenin yok olmasına neden olmuştu. Sanki içinden bir ses Maximilano’ya fısıldıyordu ve bu fısıldamalar git gide şiddetleniyordu. Kâbusların arasında Helen’in uyanmasına ve onu hiçbir şey olmamışçasına terk etmesine tanık oluyordu. Her kötü hayalin içinde bir gecelik basit bir oyuncaktan öte gidemiyor ve Helen için hiçbir bir anlam ifade etmiyordu. Zihnin kuytu köşelerinde Helen’in kariyeri ve lüks hayatı canlanıyor, asla kendisi gibi bir serseri ile birlikte olmayacağını düşünüyordu Maximilano.

Yarı travma halinin içinden, bu kabusların arasından sessiz bir çığlık atarak uyanabildi Maximilano. Yanında hala uzanmakta olan Helen’i gördü ve onu sıkıca sarmalaya başladı. Onu kaybetmekten korkuyordu Maximilano ve kendisini bırakmaması için kollarını arasına almıştı. Belki uyanıca bu kolların arasından da kayıp gidebilirdi fakat onu sıkıca sarılmaktan başka bir çaresi yoktu. Giderse tüm bu mutluluk dolu anları yanında götürüp Max’a büyük bir acı bırakırdı. Maximilano bu duygular içinde kıvranırken Helen gözlerini yeni güne açtı. Maximilano’nun onu sarmalayan kolları artık gevşemişti ve sadece elleri Helen’in teninde dolaşmaktaydı ve Helen’in kulağına minik öpücükler kondurmaya başlamıştı. Belki bu öpücükler onu kendisine damgalayabilirdi diye düşünüyordu Maximilano. Helen uzun gecenin ardından ilk defa Maximilano’ya doğru yavaşça döndü ve günahın gizemli yollarında kaybolmuş iki insan işledikleri günahtan sonra ilk defa göze geldi. Helen’in gözlerindeki ışıltı Maximilano’nun korkularını alıp götürmeye başladı. Sanki bir rüzgâr bilinmedik bir yerden çıkmış ve aklındaki bütün toz bulutlarını dağıtıvermişti. Helen’in mahmur gözlerine gülümsüyordu Maximilano. Mutluydu ve tüm kaygılarını bir kenara bırakmaya karar vermişti. Helen’in naif sessini kulaklarında tekrar işitince yeni günün ne kadar muhteşem olduğunu ve ne kadar yersiz kaygılarla kapıldığnı anlayıverdi. ‘‘ Günaydın! ‘‘. Maximilano’nun gözlerinin içi gülüyordu ve bu muhteşem kadından hiç ayrılamayacağını o dakika hissetmişti. Yeniden onu sıkıca sarmaladı ve Helen’in kokusunu içine çekmeye başladı. Helen’in saçlarına doğru küçük öpücükler kondururken içten gelen bir ses tonu ile ‘‘ Günaydın meleğim ’’ dedi.

Bir süre daha böyle sarılı bir şekilde uzandıktan sonra Helen Maximilano’nun kolları arasından kayıp gidiverdi ve yerde uzanmakta olan elbisesini üzerine geçirdi. Yürümeye başlamıştı ve elleri kır çiceklerinin üzerinde dolaşıyordu. Maximilano onu kendi halinde bırakmaya karar verdi, belki de bir süre düşünmeye ihtiyacı vardı. Kendisi de ayağa kalktı ve elbisesini yeniden giydi. İki beden çıplaklarını geride bırakmışlar yeniden normal şekillerine bürünmüşlerdi. Acaba elbiseler içinde iken birbirlerine ne kadar yakın olacaklardı ? Maximilano bu soru üzerine düşünürken yavaşça yürümeye başlamıştı ve kendisi de karmaşık düşünscelerle meşguldü. Helen bir süre yürüdükten sonra arkasını döndü ve gülümseyerek Maximiliano elini uzattı. Maximilano onun elini sımsıkı kavradı ve ikisi beraber sükûnetin derin boşluğunda kır çiçeklerinin eşliğinde yürümeye başladı. Sessizliğin içinde iki âşık yürüyorlardı. Her ikisi de susmanın daha kolay olacağını biliyordu, çünkü konuştukça sorunlar gün yüzüne çıkacaktı. Maximilano bir süre sonra bir şeyler yemenin uygun olacağını düşündü ve sessizliği istemeye istemeye bozdu. ‘‘ Helen hemen yakınlarda bir han olması lazım, istersen oraya cisimlenelim ve orada kahvaltı edebiliriz ’’ dedi. Helen naif sesi ile ‘‘ Uzakta mı? Uzakta değilse seninle oraya yürümeyi tercih ederim ‘‘ dedi ve Maximilano yaklaşıp onun dudağına küçük bir öpücük konduruverdi. Maximilano daha sıkı sarıldı ve ikisi beraber sarmaş dolaş yürümeyi sürdürdü. Bir süre sonra karşılarına daracık bir patika yol çıkmıştı ve yol bir tepeye doğru yavaşça uzanıyordu. Her ikisi de yorgundu fakat mutluluk ve beraber olmaları tüm yorgunluklarını alıp götürüyordu. Tepenin hemen başında geniş bir han durmaktaydı ve Helen ile Maximilano bu uzun ince yolda yürümeyi sürdürdü. Hayat onların önüne böylesi bir yol çıkarmıştı ve her ikisi de tüm farklılara rağmen bu yolda yürümeye kararlıydı. Kim ne derse dersin artık onlar geriye dönüşü olmayan bir yolun üzerindeydi ve bu yolda birbirlerine sıkıca sarılmış yürüyorlardı. Arkalarından doğan güneş yavaşça gökyüzünde yükseliyordu ve mutluluk havanın içinde gezinmekteydi.





RP SONU
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: The Reader   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
The Reader
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Verus Magia | Role Play Sitesi :: World Tour :: Roma-
Buraya geçin: