AnasayfaKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Mektuptan 3 gün önce

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Lucian Luxsouer
Ravenclaw 1. Sınıf
Ravenclaw 1. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 75
Yaş : 23
Nerden : Paris
Rp Düzeyi : Gerekenin Altında
Tarafı : Aydınlık
Kan Durumu : muggle doğumlu
Asa : İradenin Hükmü
Rp Yaşı : 13
Kayıt Tarihi : 23/01/10
Ruh Hali :

Ek Bilgiler
Hogwarts Görevi:

MesajKonu: Mektuptan 3 gün önce   C.tesi 24 Nis. 2010, 09:03

Güneş en tepede bulutlarla sohbete dalmış, bizi unutmuştu. Bulutlar, bizle güneşin arasına girmiş bir kara kedi gibi güneşin bize ulaşmasını engelliyordu. Buna birazda şükrediyorum. Zaten hava yeterince sıcaktı. Ilık toprağa oturmuş, ayaklarımı uzatmıştım. Ellerim düşmemi engellemek için bana destek oluyordu.

Burası hafif eğimli bir çimenlikti. Yokuşun aşağısında küçük ama insanı rahatlatacak kadar şırıl şırıl ses çıkarıp akan bir dere vardı. Sessizlik bazen beni rahatlatır bazense korkuturdu. Etraf sessiz. Tabi akan derenin şırıltısı ve uçuşan kuş seslerinden başka…

İnsanlar bazen beni çok sinir ediyorlar. Akla mantığa sığmaz hareketler sergiliyorlar. Acaba onlara insan deniliyor mu? İnsan olmak sadece fiziksel olarak mı oluyor?

Buralarda yani köyde genelde değil her zaman yalnız dolaşırım. Kendimi böyle kırlara bayırlara atıp hayallere dalarım. Kendime göre henüz bir arkadaş bulamadım bulabileceğimi de hiç sanmam. Bunu nedense hiç dert etmiyorum. Zaten burada yeni sayılırım. Türkiye’den buraya yani Fransa’ya taşınalı daha bir yıl olmuş ya da olmamıştı. Henüz kimseyle konuşmadım. Zaten Fransızcayı öyle iyi bilmiyorum. Taşınma sebebimiz babam. O buralı. Bir Fransız. Bir yaz tatilinde Türkiye’ye geldiğinde annemle tanışmış

ve gerisi malum. 13 yaşıma 3 gün var. Ailenin tek çocuğu değilim. Eğitimlerini tamamlamak üzere olan bir ablam ve ağabeyim var. Bense Türkiye’de yarım kalmış zorunlu eğitimi burada tamamladım. Sanırım liseyi de okuyacağım. Zaten onun dışında da yapılacak bir iş yok. Ne yapayım ilkokul eğitimiyle babamın çalıştığı şirkete mi gireyim Hemde bu yaşta.



Babam bir Fransız şirketinde genel müdür. İyi bir maaşı var. Annem köyde yaşadığımızdan dolayı boş durmaktansa bir iki inek, tavuk falan besleyip vakit geçiriyor. Ev işleriyle hizmetçimiz ama ailemizin bir parçası olan Mathilde ilgileniyor. Ona bugüne kadar hiç kimse hizmetçi gibi davranmadı, davranmazda. Kendisi bizim ablamız gibi. Kimi kimsesi yok. Maddi durumumuz çok şükür iyi. Evimiz köy evlerine hiç benzemiyor. Birazcıkta olsa lüks… Ama yine bununla da ilgili bizden hiç kimse başka birine ne büyüklük taslanmıştır ne de birisi hor görülmüştür. Biz ailecek ileri derecede alçak gönüllü ve dost canlısıyızdır. Tabi ben hep çekingen olmuşumdur ama bir arkadaşım oldu mu onunla her şeyimi paylaşırım. Arkadaşlara çok önem veririm. Tabi bu tezi daha önceki 2 bilemedin 3 arkadaş deneyimimden yola çıkarak söylüyorum. Fazla arkadaşım olmadı. Ya da bu arkadaşlık ve dostluk bağları tek taraflı oldu. Zaten anlaşacağım biri olursa onunla bir şekilde tanışıp arkadaş oluruz.

Aman bunlara kafa yorarken güzel manzaranın tadını kaçırıyorum. Az önce güneş bulutlardan sıkılıp bana bir göz attı.

Etrafımdaki çiçeklere kelebekler ve arılar konup tekrar havalanıyorlardı. Ne güzel yaratıklar. Aslında bana göre tüm havyanlar güzel. Her şey güzel dersek daha yerinde olur. Her şeyin kendine özgün bir güzelliği ve özelliği var. Böyle dediğimde aklıma hemen yılanlar geliyor. Yılanlardan inanılmaz derece korkarım. Ama severim de. Evet, bu çok karışık bir durum… Yılanların çok ilginç özellikleri var. Muhteşem yaratıklar ama canlı bir yılan görsem yerden 5 metre sıçrayacağıma eminim. Sanırım yılanlardan korkmaya eğer bir gün bir yılan bana gelip de “Korkma! Amacım sana zarar vermek değil” diyene kadar devam edeceğim. Küçükken bir kere düşürdüğüm paramı otların arasında ararken elime çok kaygan bir şey geldi ve o günden bu yana yılan fobim bilinçaltıma yerleşti.

Karşıda derenin iki kenarında ağaçlar ve otlar vardı. Oralarda kuşlar birbirleriyle yakalamacılık oynuyorlardı. Ellerim bana destek olmaktan artık yorulmuş, şikâyet etmeye başlamışlardı. Onları daha fazla zorlamanın hiçbir anlamı yoktu. Ellerimi serbest bıraktım ve bağdaş kurdum. Bu hareket beni hep rahatlatırdı.

Şimdi artık güneş bulutlardan tümüyle sıkılmış ve tüm yüzüyle bana dönmüştü. Gözlerim gelen ışınların şiddetinden dolayı kısıldı. Hatta şimdi dünyaya 2 yarıktan bakıyordum. Derken o da ne? Yokuş yukarı tırmanan iki tane cisim var. Dere ve kuşların seslerini bastıran başka sesler duymaya başladım. Sanırım bu sesi tanıyorum. Küçük bir köyde yaşadığında tüm köylüler birbirleriyle bir şekilde karşılaşırdı. Bende bu kendini beğenmiş bir şekilde, hızlı ve düzgün Fransız aksanıyla konuşan çocukla köyün marketinde karşılaşmıştım. Belki kendini beğenmiş falan değildir bilmiyorum ama konuşmasına bakılırsa öyle. Neyse boşver beni niye alakadar etsin ki dimi. Yanıma doğru gelirlerken sesleri çok net duyulduğunda bile ne konuştuklarına kulak vermedim. Anlamayacağımdan değil, beni ilgilendirmeyeceğinden. Babam sayesinde Fransızca anlayabiliyordum ama fazla konuşamıyorum. Henüz yeni yeni öğrenmeye başladım. İlk derslerde Je m’applle Lucian yani adım Lucian sonra Je suis turc gibisinden şeyler öğrendim. Hey ben Türk mü sayılıyorum Fransız mı? Aman…

Yanıma geldiklerinde ikisi de bana tokat atarcasına bakış atıp geçip yollarına devam ettiler.

Ne olduysa içimde bu bakıştan ötürü bir sinir kabardı. Kalp atışlarım hızlandı. Gözlerim onların arkasından atışa hazır bir silahın tam olarak hedefi vurmak için doğru zamanı beklercesine takip etti. Yürürlerken durdular ve kendini beğenmiş çocuk bana dönüp böğürürcesine kahkaha atmaya başladı. Bu da ne demek oluyor. Yoksa deminden beri benim hakkımda mı konuşuyorlardı. Benim hakkımda ne konuşacaklardı ki? Beynim bir neden arama telaşına girişti. Ama bulamadı.

Kahkahayı bırakıp orada dikilmiş bana bakıp konuşmaya daldılar. Sanırım dediklerini anlıyorum.



—Annesinin, ülkesinde çok fakir olduğunu söylüyorlar. Babasının mal varlığının çok olduğunu öğrenince ona kur yapmış ve onu ayartmış diyorlar. Tıpkı şu k ‘ler gibi…

Orasını anlayamamıştım ama şimdiden burnumdan solumaya başlamıştım. Ayağa kalktım onlara doğru çok yavaş bir şekilde yol almaya başladım. İkinci çocukta anlamamıştı ben gibi. Hep neler gibi neler gibi deyip duruyordu. Onlara artık yakındım. Kendini beğenmiş çocuğun diğerine dediği kelimeyi duydum ve onu sindirmeye çalıştım.

Dedi ki;

—Kötü kadınlar. Hani oluyor ya. Hadi ama yapma hani para karşılığı…

İkinci çocuk cümleyi bitirmesine zaman vermeden “Ha tamam ama bu çok büyük bir suçlama ve çok kötü” dedi.

—Annemgil konuşurlarken duydum.

— Bence annenin yaptığı da doğru değil. Gözüyle görmüş mü ki böyle diyor. Düşünsene Antonie başka birisi senin annene böyle bir şey söylese

—Benim annen öyle biri değil ki!

—Tamam, işte onun annesi de değil. Annem geçenlerde onlardaymış gayet misafirperver, gayet dost canlısı, alçak gönüllü sonra sıcak insanlarmış. Annem şey diyordu babama “yanlarında ki hizmetçiymiş ben onu kardeşi sanmıştım” diyordu. Tıpkı kardeş gibiymişler. Şahsen ben kendim görüşmememe rağmen Luxsouer’ları annemin anlattıkları doğrultusunda sevdim. Sen ve annen onları kıskanıyorsunuz o yüzden böyle aslı olmayan iğrenç iftiralar atıyorsunuz.

—Ne dedin sen!

—Duydun işte. Bunu tüm köylü biliyor Antonie.



Onların yanına gelmiştim ve bozuk ama çok bozuk ve yavaş bir Fransızcayla

—E-eğer bir daha böyle kö-tü şeyler söylersen

Dedim ya da demiş olmayı umuyorum

—Ne olur!!!

—Kötü

—Birazdan kime kötü olacağını hepimiz göreceğiz.

Kollarını sıvayıp bana doğru gelmeye başlamıştı. Zemin yokuş olduğundan ve de ben aşağıda olduğumdan benden olduğundan daha uzun görünüyordu. Daha önce bir iki kere böyle dövüşmek için girişmiştim ama hep şuan ki gibi korkarak ve o zaman okulda olduğumdan daha dövüş başlamadan bizi ayırıyorlardı. Ama şimdi etrafta ayıracak kimse yoktu. Bende, dövüşmek için ideal bir yapı yoktu. Kesin dayak yiyecektim. Neden birden neye güvenip böyle bir şey yaptım ki. Beynim kendime sorduğum sorunun cevabını hiç yorulmadan cevapladı. Bir iki dakika öncesini hatırladım. İçimde muazzam bir güç hissettim. Az sonra neler olduğunu anlamadan Antonie denen çocuğun yokuş aşağıya yuvarlandığını fark ettim. Ne olmuştu. Ne ben ona ne o bana dokunmuştu. Peki, İçimde hissettiğim o güçte neyin nesiydi. Acaba şansım yaver gitmişti de ayağı kaymış şimdi yuvarlanıyor muydu? Yanımda gözleri yerinden uğran çocuk bana dönüp “Ona ne yaptın?” dedi ve yokuştan kendini aşağıya saldı. Hala yuvarlanmakta olan çocuk büyük bir şırıltı sesiyle birlikte şimdi dereye düştü. Diğer çocuk sonunda dereye ulaştığında onu dışarı çıkardı ve birlikte hararetli bir şekilde söylenerek görüş alanımın dışına çıktılar. Ohhh be şükür…

Derin bir nefes aldım. Beynime giden bol miktarda oksijen daha iyi düşünüp olayları daha iyi değerlendirmeme ne kadar yardım etse de demin olanları bir türlü açıklamama yardım etmiyordu. O yüzden kendimi kesin ayağı kaymıştır diyerek yatıştırdım ve artık bunu beynimin unutulmaya yüz tutmuş hatıralar çöplüğüne atmayı istedim ama maalesef. Sanırım biraz daha bunu hatırlayacağım sonra unuturum nasıl olsa.

Güneş şimdi yorulmuş ve uyumaya gidiyordu. Yürüdüğü yerlerden ardına kızıl, turuncu renkte izler bırakıyordu. Karnım acıkmıştı. Öyle ki kendimde kalkıp eve yürüyecek kadar güç bulamadım. Kalksam iyi olacak. Bir gayret oturduğum yerden doğruldum. Arkamı baştan savma çırptım ve evin yolunu tuttum. Yokuş aşağıya inmek kesinlikle çıkmaktan daha kolay ve zevkli bir işti. Aşağıya indiğimde artık ayaklarım da bana ey sahip dinlenmen lazım diye feryat ediyorlardı adeta. Tabi doğru söylüyorlar.

Dereden bir gayret sıçrayıp karşıya geçtim. Burada tarlaların arasında ilerideki küçük köye giden bir patika vardı. Kendimi patikaya bıraktım. Burası kesinlikle Hava karardıkça deminki tepen daha ürkütücü oluyordu. Patikanın iki yanını da uzun, yeşil, sanki birazdan içinden herhangi bir canavar çıkacakmış gibi görünen otlar kaplıyordu. Kendime, kendimi ürperttiğim için teşekkür ettim. Aptal ben. Çenemi tutabiliyorum ama aklımdan geçen düşünceleri susturamıyorum. Sanırım çok imkânsız bir şey istiyorum. Geçenlerde tam hatırlamıyorum ama ansiklopedi karıştırırken gözüme normal bir insanın beyninden günde mi dakika mı ne 5000 ile 6000 arası düşüce geçiyor diye okuduğumu hatırladım. Sanırım günde olacak yani bir insanın beyni dakikada 6000 şey düşünürse herhalde bir gün dayanmaz, heba olur valla…

Derken köyün ilk evlerinin yanına geldim. Bizim ev köyün diğer tarafında uç kıyıda bir yerdi. Bir evin yanından geçerken burnuma inanılmaz derecede kötü kokan tezek kokusu geldi. Bunlarda kesinlikle inek olmalı hem de 100 kadar falan. En Sonunda köyün merkezine gelmiştim yolun çoğu gitti azı kaldı, biraz daha gayret. Beş dakikalık yürümeden sonra karşıma etrafı uzun taş duvarla çevrili, üç katlı bir ev çıktı.

Duvarlar o kadar uzundu ki ne bahçe nede evin giriş kapısı görünüyor. Üç katlı olmasından dolayı ikinci katından gerisi görünüyordu. Taş duvarların arasına sinmiş tahta bir kapı ve onun yanında metal büyük harflerle yazılmış “LUXSOUER’LARIN EVİ” yazısı vardı. Kapıyı açtım ve annemle Mathilde’nın bahçede o güzel mi güzel etrafı asma güllerle kaplı şadırvanın altında sohbet ettiklerini gördüm. Uzaktan merhaba dedim ve bir an önce odama çıkmak için kapıya yöneldim. Ama bu kadar kolay olacağını sanmıyordum zaten. Arkamdan yavaş ve şakacı bir tavırla annem seslendi

—Lucian Luxsouer!

—Evet anne

—Nerdeydin?

—Hadi ama anne sence nerde olabilirim öyle gezdim dolaştım.

—Tamam, Luxs sadece şaka. Aç mısın?

—Tahmin bile edemezsin anne…

—Tamam, ne zaman istersen mutfaktan al, afiyet olsun.

—Merci Madame

—Trés bien

—Görüşürüz anne ve Mathilde

İkisi de aynı anda görüşürüz dediler. Kapıyı açtım ve içeriye daldım önce mutfağa uğradım sanırım bu koku en sevdiğim şeydi, makarna. Hiç vakit kaybetmeden banyoya gittim hemen elimi yüzümü yıkayıp direk mutfağa koştum. Bir tabak aldım içine makarna koydum, buzdolabını açıp bir iki kaşıkta yoğurt ekledim ve ekmek bir dilim falan da ekmek aldım. Nedense ekmeksiz doyamıyorum. Tabaktan bir kaşık aldığımda, aldığım tat bana çok büyük bir şey unuttuğumu hatırlattı. Tuz. Genelde annem, babam ve Mathilde fazla tuzlu yemek sevmezler. Bense tam tersi… Tuzluğa uzanıp yaptığım hatayı düzelttim ve tabağa yumuldum. Bu çok güzeldi. Tabağımı bitirmek üzereydim ki merdivenlerden ayak sesi geldi sanırım bu Marie’ydı yani ablam. Merdivenlerden uzun kahverengi saçlı bir kız bana gülümsedi.

—Selam Luxs

—Salut!

—Ooo bakıyorum da Fransızcayı söküyoruz

Tabi bunu söylerken yüzünde bir alaya alma havası vardı.

—Hadi ama Mar bu komik değil

—Komik olmayan ne Marie’nın yaptığı espriler mi?

Az önce merdivenden kısa dalgalı kestane rengi saçları olan bir oğlan inmişti.

—Seninkileri de görüyoruz Alexis

—Yapma Marie takılıyorum

Marie gülerek

—Bende

Artık tabağımı silip süpürmüştüm. Onlara dönüp

—Hey sizin ikiniz makarna var ben yedim size afiyet olsun. Au revoir!

—Hey Marie sanada öyle geliyor mu biri Fransızcayı sökecek ama biz göremeyeceğiz

—Hey

—Sus cevap verme ağabeyinin ben senin. Dil pabuç gibi ya…

Son sözler Alex’in ağzından anlaşılmaz bir şekilde çıktı bunun nedeni ağzının taka basa makarnayla dolu olmasıydı. Artık karnımda doyduğuna göre güzel bir duş yerinde olurdu.

—Hadi çok sayın ağabeyciğim ve ablacığım afiyet olsun size ben yukarıdayım.

İkiside bir ağızdan “görüşürüz” dediler.

Merdivenleri tırmandım 3. kata odama girdim bornozumu aldım ve 2. kata banyoya sıcak suyun altına kendimi bırakmaya gittim.

Banyoda ne kadar kaldığımı bilmiyorum artık ellerim pörsüyünce çıkmaya karar verdim. Kurulandıktan sonra mis gibi temiz giysiler giydim. Sıcak su gerçekten beni rahatlattı. Kendimi yatağa atıp bir 5 dakika kadar uzandım. Tüm yorgunluğum şimdi kayboldu. Uzanmaya devam ediyordum. Gözlerimi kapatıp zihnimi boşalttım. Başka bir dünya hayal ettim ya da etmeğe çalıştım. Bambaşka. Buralardan, her şeyden soyut… Benim çok mutlu olacağım bir yer. Güçlü olduğum bir yer. Acaba böyle bir yer var mı? Peki, olabilme ihtimali % kaç oranında? Neyse en iyisi olanı kabullenmek, elinden hiç bir şey gelmeyeceği için hayata boyun eğmek… Tıpkı esir alınmış insanların bir vakit sonra ellerinden bir şeyin gelmeyeceğini anladıklarında kendilerini bırakmaları gibi. Tıpkı pes etmek gibi… Hayatın boynuma o kalın ve sağlam ipini geçirmesine ve beni nereye sürükleyeceğini bilmeme rağmen kendimi ona mecburen bırakmak gibi… Acaba nereye gidiyorum? Gelecek benim için karanlık. Neden bende Alex ve Marie gibi mutlu olamıyorum. Bunu cevaplamayı her şeyden çok istiyorum. Çünkü eğer ola ki bir gün bu soruyu cevaplarsam zorunu öğreneceğim ve artık mutlu olacağım. Sanki ben başka bir dünyaya aidim. Bambaşka ve farklı…

Kapı zili sesiyle yataktan doğruldum. Kim gelmişti acaba. Saate baktığımda sekiz gibi bir şey gördüm. Gözlerimi açamadığımdan dolayı banyonun yolunu tuttum. Odamdan çıkıp ikinci kattaki banyo kapısına geldiğimde aşağı kattan gelen sesler tanıdıktı. Sanırım amcamgil gelmiş. Yani o ve karsı. Amcamın karısı hiç Türkçe bilmiyordu. Ben ne kadar Fransızca biliyorsam amcamda o kadar Türkçe biliyordu. Bu arada amcamın adı Lucas, Lucas Luxsouer. Yengeminse Sarah. Banyo kapısını açıp içeriye girdim. Çeşmenin soğuk tarafını açtım ve yüzüme art arda iki üç kez buz gibi su çarptım. Dünya varmış kendime geldim. Başımı lavabodan kaldırıp yüzümü havluyla iyice kuruladım. Şimdi dik duruyor ve aynadaki yansımama bakıyordum. Yakışıklı değilim. Hiç değilim. Ama buna hiç aldırmıyorum ve kendimi seviyorum. Beni böyle yarattığı için ne zaman aklıma gelse Allah’a şükrediyorum. Herkes gibi bende hiç ölümden sonrasını düşünmüyorum. Ateşte yanacağımı biliyorum. Ama Allah bilir her şeyi ve Ondan ümit kesilmez.

Saçımı elimle şöyle bir düzeltirken aşağıdan annemin sesini duydum.

—Luxs gel bak kim geldi.

Amcamla çok iyi anlaştığımızı biliyordu. Aramızdan su sızmazdı.

—Geldiiim.

Şimdi merdivenlerden iniyordum son basamağı da geçtikten sonra sola döndüm ve büyük salona girdim. Salonda bir kenarda annem, Mathilde ve Sarah vardı. Aralarında gülerek sohbet ediyorlardı. Ne konuşuyorlar diye hiç kafamı yormadım. İki üç kadın bir araya geldi mi birini çekiştirdi. Ya da ay bu elbise çok güzel yok yeni saç modelim, olmadı bak yeni ojem bilemedin yani kokum. Çok sıkıcı. Neyse salonun ortasında Marie ile Alexis vardı. Onların ne konuşacakları da belli... Ya üniversiteden son gelişmeler ya seneye çalışacakları iş ya da sınavlar falan. Salonun sağ kenarında da babamla amcam sohbete dalmışlardı. Onlarda %101 kesinliğinde konuşuyorum işten konuşuyorlar.

Hepsine ayaküstü merhaba dedikten sonra odama kendimi atabildim. Eee ne yapacaktım ki şimdi saat daha dokuza on vardı yani çok erkendi şimdiden uyumam zorlasam bile olmaz.

Pencereyi açıp dışarıyı izledim. Evimiz köyden biraz tepede ve odam üçüncü katta olduğundan tüm köy manzarası ayaklarımın altıdaydı. Manzaradan kastımda sokak ve ev lambalara… Yoksa diğer her yer karanlık çünkü tarla…

Gözlerim öylece boşluğa takılıp gitti. Aklıma iki gün sonra 13 yaşıma gireceği geldi. İnşallah annem ve Mathilde birleşip benim için bir parti falan düzenlemezler. Partiler çok kalabalık olur ve ben doğum günü çocuğu olduğum için tüm gözler bana çevrilidir. Ya da öyle olmasa bile bana öyle gelir. Bu benim için çok rahatsız edici bir durum.

Artık cidden çok sıkıldım en iyisi şimdi gidip yatmak.



Arada iki gün geçmişti ve ben artık 13 yaşındaydım. Parti olamadı diyemem ama beklediğim daha az kötüydü. Sadece amcamgil ve birkaç komşu vardı. Hep birlikte pastayı yedikten sonra odama çıktım. Şimdide aynısını yaptım biraz önce akşam yemeği yedik ve ben yedikten sonra yine her zamanki gibi odama geldim. Bugün baştan sona içimde bir his vardı. Bu ilk defa oluyor. Sanki bugün çok mutlu olacakmış gibi hissediyordum. Ama maalesef saat 11 olmuştu ne olabilirdi ki. Artık yatsam iyi olacak. Gözlerim bugünlük işlerini bitirmiş dükkânlarını kapatan birer esnaf gibiydi. Gözkapaklarım ağırlaştı. Artık yatıyorum. Çoraplarımı çıkarıp kendimi yatağa attım. Üzerime battaniyeyi örttüm, her zaman yaptığım şey… Uyku beni ayının derede sazan balığı yakalarcasına yakaladı. Artık rüyalar âlemine gidiyordum. Hiç değilse buradan başka bir yer. Derken oda ne pencereden bir tık sesi geldi. Aldırmadım artık uyku tüm vücudumu kaplamıştı. Düşünceler bulanıklaşıyordu. Tam o sıra bir daha ama bu sefer iki tık sesi geldi. Uykuyu elimin tersiyle kenara itip pencereye doğru yürüdüm. Perdeyi araladım ve yok artık dedirten bir manzarayla karşılaştım. Pencerenin önünde kahverengi bir baykuş vardı. Baykuşlarıda severim daha önce iç sevme fırsatı bulamadım. Çünkü çok korkaklar, hemen kaçıyorlar. İşte bu yüzden yok artık dedim. Ama kendime cesaret bulup pencereyi araladım. Baykuş hemen içeri daldı ve yatağıma doğru süzüldü. Yanına geldiğimde kaçacağını adım gibi biliyorum o yüzden yaklaşmamayı tercih ettim. Ama bu baykuşun burada ne işi vardı. Ona doğru bir adım atıp vereceği tepkiyi merak ettim. Yaptım ama yerinden kımıldamadı bile. İkinci ve sonra üçüncü adımdan sonra artık baykuşun yanındaydım. Gözlerim birden ayaklarına kaydı. Ve kalbimin hızlanmasına neden olan bir şey gördüm. Bir mektup. Bana daha önce hiç kimse mektup göndermemişti. Acaba bunu Alex mi yapıyor benimle dalga geçmek için. Ama yok o daha önce böyle bir şey yapmadı. Derken Baykuş birden tiz sesiyle öttü. Kafasını hareket ettirip duruyordu. Artık bana o mektubu getirdiğinden %100 emindim. Elimi uzatıp mektuba uzandım. Kuşun ayağına bir iple bağlanmıştı. İpi çözdüm ve mektubu elime aldığım anda baykuş açık pencereden çıktı. Arkasından baktığımda karanlığın onu yutmadan önce son bir kez gördüm. Hemen pencereyi kapatıp perdeyi çektim. Işığı yakıp Mektubu incelemeye başladım. Evet, bu bana gelmişti çünkü ismim yazıyordu “Bay Lucian Luxsouer”. Mektubun önünü çevirdim ve değişik bir mühür gördüm. Ortasında büyük bir “H” harfi onun etrafında da 4 tane hayvan vardı. Sanırım bu hayvanlar; aslan, yılan, siyah bir şey neydi bu daha önce ansiklopedide resmini görmüştüm şey ha porsuk ve bir kartal. Evet, galiba bunlar. Olanlara bir anlam veremiyorum. Ne kadar da aptalım mektubu açmadım daha. Büyük bir merakla mektubu açtım ve okudum.



Bay Lucian Luxsouer

Hogwarts cadılık ve büyücülük okuluna kabul edildiniz.



Devam edemeden nutkum tutuldu, kalbim duracak gibi son kez çarpıyordu sanki elim ayağım titremeye başladı, dişlerim bile titremekten birbirine vuruyor sesler çıkarıyordu. Mektubun geri kalanını üç defa okuduktan sonra aklımda bir özet çıkardım. Eğer yanlış okumadıysam Hogwarts diye bir okul var bir sihir okulu ve ben oraya çağırılıyorum. Mektupla birlikte birde alınacak şeyler listesi var. En kolay bulabileceğim yerde İngiltere’de Diagon Yolu gibi bir yer.



Hemen gidip annemle babamla uyandırdım. Sanki ben çok anlamış gibi olanları onlara anttım. Bana kızdılar.

—Bizi bu saatte uykumuzdan espri yapmak için mi uyandırdın.

—Hayır, amacım espri yapmak değil baba bak mektuba bak az önce bir baykuş getirdi yemin ederim doğru söylüyorum.

—Tamam, Luxs ama bunu yarın konuşalım tamam mı şimdi iyi geceler.

Yarını beklemekten başka çare yoktu. Üç gün önce kendime sorduğum bir soru aklıma geldi. “Neden bende Alex ve Marie gibi mutlu olamıyorum?” Sanrım cevabı buldum sanırım cevabı ben buraya ait değilim olacak. Şu Hogwarts neresiyse sanırım benim için çok ama çok güzel bir yer olacak. Araya gitmeye sabırsızlanıyorum. Umarım vakit çok hızlı geçer. Bu mektup tüm yaşadıklarımın nedenini açıklıyor.

BEN ORAYA AİTİM.













Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Mektuptan 3 gün önce
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Verus Magia | Role Play Sitesi :: World Tour :: Paris-
Buraya geçin: